KIRILMA NOKTASI

Türkiye Ermeni toplumundaki mevcut çöküşün kuşkusuz birden fazla nedeni var. Nesnel ya da öznel olmasından bağımsız, bu çöküşün arka planında on yıllardır biriken/biriktirilen sorunların cemaate sunuluş ve cemaat tarafından algılanış şekli var. Burada söz konusu iki boyut açısından son derece sorunlu olan temel etken şudur: Tüm sorunların çıkış noktasının mali olduğu varsayımı. Kuşkusuz ayaklarımızı yerden kesmenin anlamı yok ve sorunların aşılması ekonominin mantığı dışında değerlendirilemez. Ancak her şeyi mali yetersizlikle açıklamak büyük resmi görebilmek için yeterli değil. Zira mali kaynaklarla ilgili sorunlar; vizyon, genel organizasyon, öncelik sıralaması, verimlilik gibi konulardan bağımsız irdelenemez. Öte yandan bu bağlamda başka bir çelişki daha söz konusu: Bir yandan tüm sorunların temel kaynağının mali olduğuna dair genel bir görüşbirliği var ancak diğer yandan bundan bu denli emin olabilmek için gereken veriler ortada yok. Bu cemaatin birey ya da kurumları, toplumsal yaşamla ilgili bilgilenebilecekleri mecraların hiç birinden bütüncül verilere ulaşma olanağına sahip değil. Vakıfların emlak envanteri, gelirleri, girdilerinin kullanım öncelikleri ve dahi nüfus bilgileri, insan kaynaklarının ayrıntıları ve benzer bir sürü konuda, toplumda ortak akıl şekillenmesine referans oluşturabilecek hiçbir veri yok insanların gözünün önünde. İstatistik olmayan yerde kurumsallıktan söz edilemez. İstatistik olmayan yerde hafızadan söz edilemez. Hafıza olmayan yerde, yöneticilerin diline pelesenk ettiği miras aktarımından dem vurmanın karşılığı olamaz. Toplumsal yaşama ve sorunlara dair gözlemler kuşkusuz özneldir ancak nesnel veri eksikliği ortamında genel kanaat oluşturma çabaları son kertede manipülasyona dönüşmeye mahkûmdur.

Saydamlık ve hesap verebilirlik durumları da bu bütünün içerisinde özel anlam taşır. Kendilerini seçen topluma hesap vermeyen yöneticilerle, kendilerinin seçtiği yöneticilerden memnun olmayan, onlara güvenmeyen cemaat bireylerinin birleştiği nokta son derece ilginç: Mali yetersizlik, fakirlik. Kendilerini seçen topluma hesap vermeyen yöneticiler nasıl oluyor da sistematik bilgi karartması uyguladıkları toplumu mali yetersizlik konusunda ikna edebiliyor. Seçtikleri yöneticilerden memnuniyetsiz, onlara karşı güvensiz cemaat üyeleri nasıl oluyor da, ortada neredeyse hiç veri/bilgi yokken mali yetersizlik konusunda ikna olabiliyor. Bu nokta gerçekten üzerinde yoğun olarak kafa yorulması gereken bir durum yaratmış durumda. Cemaatin kaynak ve girdileriyle ilgili sağlıklı bilgi yok, vakıf taşınmazlarının gereken verimde değerlendirilemediği her düzlemde konuşuluyor, mevcut kaynakların tasarrufu konusunda genel bir anlayış birliği yok, toplumun hizmet üreten kurumlarının öncelik sıralaması bağlamında bir konsensüs hiç yok ama gelin görün ki bu koşullarda herkes bir tek konuda mutabık: Mali yetersizlik, ekonomik sıkıntı ve fakirlik. Öncelik ve gereksinimleri geniş tabanlı bir çalışmayla saptanmamış toplumda tek şikayet mali yetersizlik. Neye göre, ne için, neden? Bu soruların hepsi havada… Bu ortamda en kolayı fakir edebiyatını sürdürmek çünküherkesin üzerinde sorgulamadan mutabık olduğu tek konu bu: Paramız yok, para olmadan yaşayamayız. Ne için, ne kadar para gerekiyor? Bunu kimse kimseye sormuyor çünkü herkes birbirini vasatlık zemininde aklıyor ve bu gidişat sayesinde, birbirlerinin arkasından her şeyi konuşan sözüm ona yöneticilerin tuttukları köşelerde tezgâhı bozulmuyor. Okullarımız sayesinde dilimizin ve kültürümüzün yaşatıldığı yalanı da aynı bu tiyatronun bir parçasıdır. Herkesin para verilmesi gerektiğinde mutabık olduğu noktalardan hiç birinin yaptığı işin kalitesi, ürettiği hizmetin niteliği, genel verimliliği sorgulanmıyor. Mali kaynak aktarımının gerekli olduğu yönündeki mutabakat, bu toplumun çapsız yöneticilerinin oluşturduğu sağlıksız yapı ve ilişkileri besliyor. Fakir edebiyatıyla döndürülen çark, bu toplumun kaynaklarının sürekli dipsiz bir kuyuya atılmasına, geleceği olmayan bir maceranın finansmanına harcanmasına neden oluyor. Ve de en kötüsü tüm bunlar kimsenin pek de umurunda değil.

Türkiye Ermeni Vakıflar Birliği’nin (ERVAB) son toplantısında bu tablonun çarpıcı tezahürleri peşi sıra gözler önüne geldi. Vizyonsuzluklarını, yönetsel kemikleşmiş sağlıksız zihniyetle harmanlamış sözüm ona yöneticilierin, ERVAB’ı bir küstahlaşma ve ötesinde hırçınlaşma mecrasına dönüştürmüş olması gerçekten çok üzücü ama kesinlikle şaşırtıcıdeğil. Toplantı adabı bilmeyen bir takım zevatın, devlet erkenından kişiliklerden bahis açıldığında kullandığı laubali söylem ve dahi iyi niyetli uyarılar karşısında sergilediği ısrar ortamında, bu toplumun sorunlarının masaya yatırılıp bir çözüme kavuşturulacağı iyimserliği ya da beklentisinde olmak mümkün mü? ERVAB toplantısı, en yalın anlatımla, Türkiye Ermeni toplumunun çapsızlık, sahipsizlik ve geleceksizlik girdabında sürüklendiğinin açık ve tartışmasız bir göstergesidir. Ortak akıl, tavır ve irade oluşturmakla mükellef insanların bir araya geldiğinde hasıl olan ortamı, gerçekten burada en yüzeysel anlamıyla dahi bir işleyiş olmadığını gözlemleyebilmek için sadece birkaç dakika yeterli olabilir. İşin endişe verici bir diğer boyutuysa, bazıları tarafından ısrarla bu ERVAB’a bir ‘cemaat meclisi’ elbisesi biçilmesidir. Hukuki ve yönetsel açıdan, bu toplumun geçmişten gelen içtihatları açısından son derece tartışmalı, hatta zararlı bu eğilimler bir yana, buradaki insan malzemesinin niteliği, mecazi bir anlam dahi yüklenemeyecek çalışma anlayışı ya da işleyişi, benzer başka bir çok etken, bu ERVAB’ın asla ve asla bir ‘cemaat meclisi’ olamayacağını ortaya koymakta.

Türkiye Ermeni toplumunda merkezi bir yapının, genel bir otoritenin eksikliği bugün artık gelecek bağlamında bir tehdit halini almıştır. 1863 Nizamnamesi’nin yeniden tesisinin mümkün olmadığını söyleyenler, açık ve net olarak mevcut kaostan beslenmektedir. Mümkün olmayanı konuşmak, fakir edebiyatıyla birleşik kaplara dönüşmektedir. Sözüm ona yöneticiler neyin mümkün olduğunu konuşmaktan kaçınmaktadır. Zira hem başıboşluğun sefasını sürmekte hem de mecvut sistemsizlik sonucunda, asli görevlerini iyi yapmadan ilave payeye layık görülmekteler. Birisi çıkıp da yerel yöneticilerden, belediye başkanlarından bir meclis oluşturulamayacağını dillendirmemektedir. Mevcut kaos tüm çapsız yöneticiler için bulunmaz nimettir; insanlar neden başıboşluğun sefasını sürmek varken, neden kendi kendilerini kontrol mekanizmasına tabi kılmak istesinler?

Fakir edebiyatı zemininde toplumu yönlendiren sözüm ona yöneticiler, mevcut kırılma noktasında başka bir tahribat daha yaratmaktalar. Ayaklarının altındaki zeminin kaymaması için tanıda, yani parasızlıkta sağlanmış olan konsensüsü tedavi, yani çözüme dönüştürme konusunda son derece isteksizler. Aslında tanıdaki konsesnüsün doğal devamıtedavi için birlikte seferber olma beklentisi yaratır ama kuşkusuz kazın ayağı öyle değil. Tam tersine bu bağlamda ortak bir çaresizlik oyunu sahnelenmekte. Sonuçta devlet kurumlarıyla yürütülen ilişkilerin genel gidişatı da olması gereken mecradan sapmakta. ERVAB ortamındaki çapsız yöneticiler, azınlık eğitim kurumu statüsündeki cemaat okullarında görev yapan öğretmenlerin maaşlarının devlet tarafından ödenmesini talep etmekte. Aynı yönetsel dehalar, yıllardan bu yana kiliselerin din görevlilerinin maaşlarının da devlet tarafından ödenmesini talep etmekte. Bu dayanaksız ve anlaşılmaz gündemi yaratanlar küstahça ve fütursuzca bu beklentilerini ısrarla savunmakta. Son ERVAB toplantısında, içlerinden bir tanesi, aklı sıra gönül ferahlatmak için şöyle buyurdu: ‘Merak etmeyin, parayı devlet de verse, devlet memuru olmazlar.’ Bir taraftan bu teskin diğer taraftan yıllardır ayrımcılıklara karşı kullanılan ‘çöpçü bile olamıyoruz’ söylemi. Ne perhiz ne lahana turşusu? Belli ki herkesin kafası karışık, herkes pusulasını şaşırmış ve çapsız yöneticiler erkânı da bulanık suda balık avlama peşinde. Devletin yaptığı reformlar sayesinde yeni kaynaklara kavuşan vakıflar ve onların yöneticileri, bu toplumun öğretmen ve ruhbanlarının maaşlarını ödemekten imtina ettikleri noktada, kendi varlık nedenlerini nasıl açıklayacaklar? Yüksek düzeyli görevlilerle boy gösterip, bir araya getiremedikleri iki kelimeyle sosyal medya fenomenlerine demeç vermekle mi? Haa bir de toplumun parasını topluma dağıtarak plaket koleksiyonu var tabii, maazallah unutulmasın...

Bu gözlemlerin ötesinde, son ERVAB toplantısında şöyle bir gerçek su yüzüne çıktı. Ermeni toplumunun, her birisi birbirinden bağımsız yönetsel birimler olan ve toplumun tüm kaynaklarını tasarruf eden vakıflarını sadece Vakıflar Genel Müdürlüğü denetleme yetkisini haiz. Bu kadar skandal iddia ortamında, havada kalmış bu kadar suçlama karşısında, cemaatin ortak vicdanında bu denetlemenin yeterince ya da ciddiyetle yapılmadığı konuşulmakta. Başkan Bedros Şirinoğlu, geçtiğimiz Paskalya günü, Kumkapı’daki bayramlaşma toplantısında yaptığı çıkış nedeniyle, cemaati ispiyon etmekle suçlandı. Evet, belki her yönetsel sorunu dillendirenin bir taktik ve zamanlamasının olması beklenebilir ama bundan bağımsız Bedros Şirinoğlu’nun yenir yutulur gibi olmayan iddialarına kimse ikna edici bir yanıt veremedi. Son ERVAB toplantısında yine aynı savlar dillendirildi. Okulu olmayan vakıfların gelir gizlediği ifade edildi. Belki bazı vakıflar kendi durumlarını özel duyurularla ya da tekziplerle dile getiriyor ancak büyük ölçüde üç maymunu oynamaya devam.

Mevcut durum ister istemez bürokrasinin bu çapsız cemaat yöneticileriyle iş birliği halinde olduğu izlenimine kapı açmakta. Yoksa en basitinden Patrik Maşalyan ‘Gerekirse hapis yatsınlar.’ demezdi. Yani mevcut durumda devletten, bugüne dek yapılana kıyasla çok daha kararlı bir şekilde talepte bulunmak gerekiyor: Ya toplumun özel misyonla seçilmişbir denetim mekanizması, merkezi bir birimi olmalı ya da bu işi devletin organları daha ikna edici bir şekilde yapabilmeli.

Başka mantıklı bir alternatif var mı?

ARA KOÇUNYAN

Հինգշաբթի, Օգոստոս 27, 2026