GEÇMİŞİN NİZAMI, BUGÜNÜN MİRASI: OSMANLI CEMAAT NİZAMNAMELERİ VE GÜNÜMÜZE İZDÜŞÜMLER

On dokuzuncu yüzyıl, dinî özgürlüklerin medeniyet ve ilerleme söyleminin önemli bir parçası hâline geldiği ve yoğun kanunlaştırma hareketlerinin yaşandığı bir dönemdir. Bunun temel nedeni, devletlerin giderek daha merkeziyetçi yönetim politikalarına yönelmesidir. Elbette bu yüzyılda, farklı kimliklerin hiçbir ayrımcılığa uğramadığı, bütünüyle huzurlu ve eşitlikçi bir Avrupa toplumundan söz etmek mümkün değildir. Ancak en azından dinî özgürlükler açısından hukuki zeminin güçlendiği ve çeşitli inanç rejimlerinin yasal çerçeveler içinde yeniden tanımlandığı bir Avrupa’dan bahsedilebilir. 

1789 Fransız İhtilali’nin yaydığı, dinî aidiyetlerin ötesine geçen eşitlik fikri küresel ölçekte domino etkisi yaratmış; Fransa’yı âdeta bir modele dönüştürmüştür. Bununla birlikte Osmanlı’daki Ermeni aydınları etkileyen yalnızca eşitlik düşüncesi değildir. Meşru yönetim ve toplumsal düzenin hukuki bir çerçeve içinde şekillenmesi gerektiği fikri de derin bir iz bırakır. Özellikle yasanın millî iradenin tezahürü olarak görülmesi, Ermeni aydınların toplumsal tahayyülleri üzerinde belirleyici bir rol oynar. Cemaatin yazılı bir hukuk metni çerçevesinde yönetilmesi, onların gözünde medeni toplum anlayışına yönelişin temel göstergelerinden biridir; zira bu durum, cemaat iradesinin yönetsel süreçlere dâhil edilmesini ifade eder. Nitekim Ermeni aydınların kaleme aldıkları 1863 tarihli Millet-i Ermeniyân Nizâmnâmesi’nin mukaddime bölümünde, halk temsiline dayalı cemaat idaresinde çoğunluğun oyunun meşruiyetin temelini teşkil ettiğine vurgu yapılır.

Fransız İhtilali kadar, ihtilalin ardından şekillenen Napolyon yasalarının - diğer adıyla “Code Napoléon”un - etkisi de ulusal sınırları aşar. 1799’da iktidara gelmesinin ardından, Napolyon Bonapart ile Papa VII. Pius arasında 1801’de Konkordato imzalanmış ve Fransız Devrimi’nin yol açtığı kilise ve toplum arasındaki çatışmalara son verilmiştir. Katolik Kilisesi Fransa’da devlet denetimi altında kalmakla birlikte yeniden resmî bir konum kazanmıştır. Katoliklik, Fransız bağlamında devlet dini olmaksızın çoğunluğun dini olarak tanınarak, Protestanların dinî özgürlükleri korunmuştur. 1802’de Katolik ve Protestan kiliselerinin varlığı hukuki bir zemine oturtulur. Protestan “consistoire” modelinden hareketle, 1808’de Fransız Musevileri için “Consistoire central israélite de France” kurulur. “Consistoire”, hem Protestanlar hem de Museviler nezdinde, dinî yaşama ilişkin kararların alındığı; ruhban sınıfı ile laik üyeleri aynı çatı altında buluşturan karma yönetim meclislerini ifade eder. “Consistoire de France” bünyesinde, 1808’den itibaren, Osmanlı’daki hahambaşılık kurumuna benzer bir konuma sahip olan “Grand Rabbin de France” makamı oluşturulmuştur. Her iki kurum da günümüze kadar varlığını sürdürmektedir. Aslında Musevilikte merkezi bir dinî yönetim hiyerarşisi bulunmamaktadır. Hahambaşı, yalnızca belirli bir bölgede yaşayan Musevi cemaatinin dinî önderi konumundadır. Fetih sonrasında Fatih Sultan Mehmed, Bizans’ın son hahambaşısı Moşe Kapsali’yi İstanbul Hahambaşısı olarak tanımıştır. 1835 yılında Musevi milleti, Babıali’ye sunduğu bir dilekçede, kendi aralarından seçecekleri hahambaşının Sultan tarafından resmen tanınarak beratla tayin edilmesini talep etti. Böylelikle Hahambaşılık kurumu resmî bir statü kazanmış oldu. 1830’lu yıllar Avrupa’da da Museviliğin devlet nezdinde resmen tanındığı bir döneme de tekabül eder. Nitekim Fransa’da Protestanlara 1789’da, Musevilere ise 1791’de yasa önünde eşitlik tanınmasından sonra, 8 Şubat 1831 tarihli bir kanun; hahamları devlet maaş sistemine dâhil ederek Museviliğe, Fransa’nın resmen tanınan dinleri arasında Katoliklik ve Protestanlıkla fiilî eşitlik sağlamıştır. 1833 yılında Avam Kamarası, Musevilerin özgürleşmesine ilişkin bir yasa tasarısını kabul ederek onların Britanya bağlamındaki medeni ve siyasi eşitliği konusundaki tartışmaları daha da ileri taşımıştır. Dinî özgürlükler anlamında Avrupa’da katedilen bu değişimler, Osmanlı İmparatoğu’ndaki Musevilerin konumunu etkilemekte gecikmemiş, “consistorial” yapı 1865 yılında yürürlüğe girecek olan Hahamhâne Nizâmâtı’nın şekillenmesinde de rol oynamıştır. Tarihçi Moïse Franco, bu süreci anlatırken “consistoire” terimini kullanır ve bu kavramın Fransız modelinin etkisi sonucu Osmanlı Musevilerinin terminolojisine girdiğini aktarır.

Napolyon’un öngördüğü “inanç rejimi” modelinde dinin hem dogmatik hem de idari boyutları vardır. Dogmatik kısmı ve toplumsal yaşamda yarattığı teamüller boyutu, ait olduğu toplumun hem laik hem de ruhani kesimin üzerinde birlikte düşünecekleri ve birlikte kurgulayacakları bir alandır. İdari boyut ise kamusal alanı ve düzeni de ilgilendirdiği için devletle birlikte düzenlenmelidir. Nitekim Napolyon döneminde Fransa’daki Musevilerin dinî teşkilatlanması- burada “cemaat” kavramını özellikle sınırlı kullanıyorum; zira Osmanlı’dakine benzer şekilde cemaatlere ayrılmış bir toplumsal yapıdan ziyade, vatandaşlık temelinde tanımlanan tek bir Fransız ulusu söz konusudur- Fransızcada “règlement” olarak adlandırılan ve Türkçeye “nizamname” olarak çevrilebilecek hukuki bir metinle gerçekleşmiştir. Bu metnin hazırlık süreci iki aşamada tamamlanmıştır. Önce Musevi toplumunu temsilen hem ruhani hem de laik üyelerden oluşan, “Grand Sanhédrin” olarak adlandırılan ve ortaya çıkışı Museviliğin çok eski dönemlerine kadar giden tarihî ve sembolik bir meclis toplanmış ve bazı konularda ortak karara varmıştır. Ardından hukuki metin, devlet kanadından ve Musevilerden laik kesimin katıldığı (ki bu temsilcilere “notable” deniyordu; Osmanlı kendi hukuki metinlerinde bu terime “mu’teberan” sözcüğüyle karşılık bulmuştur) bir komisyonla nihai şeklini alır. Bu nizamname Fransız yasalarının bir parçası olur. Burada esas olan yasal zeminin, hem devletin hem de o dinin kendi mensupları tarafından ortak bir rızayla hazırlanmış olmasıdır. Bu inanç rejimi modeli çok geçmeden Rusya’da da benzer hukuki araçlarla şekillenir. Nitekim Ermeni Kilisesi, Rusya’da 1836 tarihli ve Türkçede “nizamname” anlamına gelen “Bolojenya” ile hukuki ve kurumsal bir çerçeveye kavuşturulmuştur.

Fransız Devrimi’nin din karşıtı (anti-clerical) yaklaşımı, zamanla daha dengeli bir mirasa dönüşerek dinî yapılar içinde ruhban sınıfı ile laik unsurların birlikte yer aldığı yönetsel bir dönüşümü teşvik etmiştir. Napolyon dönemi Fransası, dini kamu düzeninin bir unsuru ve Katolik olmayan grupların Fransız ulusuna entegrasyonu için bir araç olarak kullanmıştır. Napolyon’un din politikası dünya çapında yankı uyandırır. Birbirleriyle rekabet hâlindeki bölgesel güçler olan Rus ve Osmanlı imparatorlukları, bu politikanın düzenleyici çerçevesini -yani règlement ya da “nizamname” boyutunu- benimsemişlerdir. Böylelikle dinî çeşitlilik ve farklılıklar, çeşitli toplulukların mezhepsel geleneklerine saygı gösterilerek, içerikleri farklı olsa da benzer hukuki formatlara sahip standart nizamnameler aracılığıyla düzenlenmiştir. Bu süreç, söz konusu dinî yapıları daha etkili denetim ve merkezileştirme mekanizmalarına tâbi kılarken, aynı zamanda onları imparatorluk hukuk sisteminin daha geniş çerçevesiyle uyumlu hâle getirmeyi amaçlamıştır. Dinî yönetimin idari ve doktrinel yönleri arasındaki ayrım, Osmanlı’daki patrikhane veya hahambaşılık gibi kurumların Weberci anlamda bürokratikleşmesine yol açmış; devlet de dâhil olmak üzere seküler yapılar idari işlevlerle görevlendirilmiştir. Dinî kurumlar yalnızca kamusal alan ve mevzuata ilişkin konularda sadece devlet otoritesine değil; ayna zamanda kendi iç yönetimlerinin denetlenmesi açısından da seküler yapılara tabi kılınmıştır. Burada amaç, imparatorluğun bütünlüğünü sağlarken, “imparatorluk hukuku” ile dinin de aralarında bulunduğu “kültürel pratikler” arasındaki gerilimi farklılıkları tanıyarak ve bunları yasallaştırarak çözmek; bir başka deyişle farklılıklar üzerinden birliğe ulaşmaktır.

Bu doğrultuda, dinî farklılıkların hukuki düzenlemeler aracılığıyla yönetilmesine dayanan bu model, kısa sürede Osmanlı gibi çok uluslu imparatorluklarda karşılık bulmuş ve bir dizi nizamnamenin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda, gayrimüslim tebaa, varlıkları devlet tarafından tanınan dinî cemaatler şeklinde düzenlemişti. Patrik veya hahambaşı nezdinde toplanan ruhani ve dünyevi otorite, şeriatla sivil kanunları padişahın şahsı ve otoritesi altında birleştiren Osmanlıların yönetim mantığıyla bağdaşıyordu. Millet sistemi, dinî aidiyet ve kimlikler üzerinden hükümdarla tebaa arasındaki ilişkileri normatif bir çerçeveye oturturken, diğer yandan da gayrimüslim cemaatlerin kültürel devamlılığını sağlıyor ve onların Osmanlı’nın idari, ekonomik ve siyasi yapılanmasına eklemlenmelerini kolaylaştırıyordu. Millet sistemi veya Benjamin Braude’nin deyimiyle cemaat sistemi, on dokuzuncu yüzyıla kadar kesin çizgilerle tanımlanmış kurumsal bir yapı değildi; genellikle yerel, zaman ve mekâna göre değişkenlik gösteren bir dizi düzenlemeden ibaretti. Benzer şekilde, “gayrimüslim” teriminin kullanımıda kanımca, hukuki kategori niteliğini esasen millet sisteminin kurumsallaştığı 19. yüzyılda, Tanzimat dönemine ait belgelerde kazanmıştır. Ayrıca bu terminolojik mantık, Fransız bağlamını da hatırlatmaktadır. Katolikliğin çoğunluğun dini olduğu Fransa’da, diğer dinler “cultes non-catholiques”, yani “Katolik olmayan dinler” şeklinde tanımlanmıştır. Benzer biçimde “gayrimüslim” kavramı da, Müslümanlığı merkez alan bir hukukî tasnifin dili olarak ortaya çıkar.

Millet sisteminin bugün anladığımız şekline kavuşması yani nizamnamelerle kurumsallaşmasında kırılma noktası 1853’te patlak veren Kırım Savaşı’dır. Savaşın nedeni, Kudüs’te Katolik ve Ortodoks cemaatlerin ortak kullandıkları Kutsal Yerler’de çıkan huzursuzluklarda Rusya’nın Rum Ortodoksların hamisi gibi davranması, Fransızların ise Katoliklerin yanında yer almasıdır. Bu bağlamda Osmanlı hukukçuları, Rusya’nın dinî imtiyazları ikili anlaşmalarla güvence altına alma taleplerinden kaçınmak amacıyla Rum Ortodoksların yanı sıra diğer gayrimüslimlerin de din özgürlüğünü güvence altına alan eşitlik temelinde bir medeniyet söylemi benimsediler. Her ne kadar Islahat Fermanı yeni bir nizama atıfta bulunsa da, gayrimüslimlere kadimden beri tanınmış ayrıcalıkların ve ruhani muafiyetlerin teyidini ilan ederek geçmişten gelen bir yaklaşımı yeni taleplere karşı devreye sokmakta ve yeni düzenlemelerin kökenlerini önceki padişahların egemen iradesine bağlamaktadır. Kırım Savaşı’nı noktalayan Paris Antlaşması öncesinde, 18 Şubat 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, Sultan Abdülmecid’den önceki padişahlar tarafından gayrimüslim cemaatlere tanınan imtiyaz ve ruhani muafiyetlerin “âsâr-ı medeniyet” ve “malumat-ı müktesebe” veya bir başka deyişle medeniyetin gerekleri ve güncel bilgiye göre gözden geçirilmesini gerektiriyordu. 1862’de Rum Patrikliği Nizâmâtı; 1863’te Ermeni Patrikliği Nizâmâtı ve 1865’te Hahamhâne Nizâmâtı yürürlüğe girdi. Bu nizamnameler de, idare-i nizamat-i müteferrikat bölümü altında Düstur’da yayımlanarak, Osmanlı yasalarının bir parçası olmuştur. Dönemin bazı siyasetçi ve hukukçuları, Osmanlı Devleti’nin Paris Antlaşması’nın 9. maddesinde Islahat Fermanı’na atıfta bulunmasıyla, bu fermanın uluslararası hukuk açısından da bağlayıcı nitelik kazandığını iddia ederler. Bu anlamda cemaat nizamnamelerinin de dolaylı olarak bu uluslararası teminatın bir parçası olduğunu düşünülebilir. 

1863 tarihli Millet-i Ermeniyân Nizâmnâmesi hakkında ayrıntılı bir inceleme ortaya koyan tarihçi Arşak Alboyacıyan, bu metni kaleme alanların Avrupa’daki anayasal hareketlerin seçim sistemlerinden etkilendiklerini, ancak nizamnamede yer alan diğer ilkelerin 1860 yılına kadar elde edilmiş haklara, yazıya geçirilmemiş eski teamüllere, Ermeni Kilisesi’nin laiklerin yönetime katılımına imkân tanıyan geleneğine ve tarihsel gelişimi içinde geçirdiği dönüşümlere, Ermeni Patrikhanesi’nin yetkilerini düzenleyen Osmanlı fermanlarına dayandığına dikkat çeker. Alboyacıyan, İstanbul Ermeni Patrikhanesi bünyesinde oluşturulan bazı idari birimlerin nizamname öncesinde de mevcut olduğuna dikkat çeker. Ayrıca 1863 nizamnamesinde yer alan organlardan bazılarının Islahat Fermanı’ndan önce şekillendiğine de vurgu yapar. Bu sürecin en önemli aşamalarından biri, 1847 yılında, Ermeni Patrikhanesi’nde, biri sivil diğeri ruhani olmak üzere iki meclisin varlığının fermanla onaylanmasıdır. İstanbul Ermeni Patriği, cemaat işlerinin yönetiminde bu iki meclise danışmakla mükellefti. Kuyumcubaşı, sarraf gibi dönemin Ermeni toplumunda yönetsel nüfuza sahip olan geleneksel sınıfların yanı sıra, 1847’de varlığı fermanla somutlaşan Cismani Meclise Avrupa ile ticaret yapan yeni bir burjuva sınıfının dâhil edilmesi, cemaat yönetiminin modernleşmesinde önemli bir adım oldu. Benzer bir gelişme, 1847 yılında Babıali’nin Rum Patrikhanesi Kutsal Sinodu’na üç sivil üye dâhil etmesiyle de yaşandı. Dönemin Ermenice gazetelerinde yer alan aktarımlar, Ermeni Patrikhanesi bünyesinde 1860 öncesinde Cismani ve Ruhani Meclislerin yanı sıra Umumi Meclis ile Eğitim, Muhakeme ve Tesisat Komisyonlarının da, her ne kadar nizamnamedeki gibi tam anlamıyla kurumsallaşmamış olsalar da, fiilen işlerlik kazandıklarını göstermektedir. Patrik seçimi için toplanan Umumi Meclis’te seçmenlerin nüfuz sahibi konumları ve sözlü oy kullanımı, üyeler üzerinde baskı unsuru oluşturuyordu. Tanzimat reformlarının eşitlikçi yapısı sayesinde Osmanlı bürokrasisi içinde yükselen ve Batıda eğitim görmüş Ermeni aydınların (Krikor Odyan, Nahabed Rusinyan, Serviçen Efendi v. b.) yükselişi, çoğu Fransa’da eğitim almış bu şahsiyetlerin 1852-1862 yılları arasında dönüşümlü olarak Hariciye Nezareti’nde görev yapan ve o dönemde gayrimüslim cemaatlerin idaresinden sorumlu bulunan Reşid Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi modernlik yanlısı Osmanlı bürokratlarıyla kurdukları temas, misyoner faaliyetlerinin etkisi, 1848 Devrimi ile Kırım Savaşı’nın yarattığı siyasal ortam, Osmanlı Ermenilerinin mevcut cemaat yapısını ıslah etme talep ve arzularını hızlandırdı. Benzer süreçler Rum ve Musevi cemaatlerde de farklı dinamiklerle deneyimlendi. Böylelikle nizamnameler; 1860’lı yıllara kadar oluşan teamülleri, tutarlı bir yazılı hukuk sistemine dönüştürerek, farklı toplumsal sınıflar arasındaki güç dengelerini açık bir hukuki çerçeveye oturtarak ve en önemlisi cemaat hizmetinde görev yapacak kişi ve kurumları seçim yoluyla iş başına getirerek özelde cemaat yönetimini genelde ise millet sistemini kurumsal bir yapıya oturttu. 

Sekülerleşme dinamikleri ve esinlendikleri kaynaklar açısından incelendiğinde, Ermeni Patrikliği Nizâmâtı ile Hahamhâne Nizâmâtı, farklı dinî cemaatlerin yapılarını düzenlemelerine rağmen, birbirine en çok benzeyen nizamnameler olarak öne çıkmaktadır. Hatta Osmanlı Arşivi’nde tespit ettiğim ve 1865 tarihli nihai metinde birçok hükmü yer almayan 11 Şubat 1864 tarihli Hahamhâne Nizâmâtı taslağı dikkate alındığında, Ermeni Patrikliği Nizâmâtı’nın Musevi cemaatinin nizamname çalışmalarında önemli bir esin kaynağı olduğu ileri sürülebilir. Üç nizamnamenin ortak noktalarından biri, patrik ya da hahambaşının cemaat içerisindeki işlevinin merkezî bir konumda tanımlanmış olmasıdır. Patrik veya hahambaşı, hukuki metinde belirtilen tüm cemaat organlarının ve bir anlamda yürütme erkinin başında bulunmakta; ayrıca gerekli görülen özel durumlarda devletle ilişkilerde aracılık görevini üstlenmektedir. Her ne kadar bu “özel koşulların” mahiyeti nizamnamelerde açıkça belirtilmemiş olsa da, ilgili madde patrik veya hahambaşının, nizamname öncesi dönemde olduğu gibi, devlet ile cemaat arasındaki aracılık işlevini sürdürmesinin beklendiğine işaret etmektedir. Patrik veya hahambaşı olarak seçilecek kişide aranan ortak nitelikler, üç cemaat için de büyük ölçüde aynıdır. Buna göre adayın hem devletin hem de cemaatin güvenini kazanmış, Osmanlı tebaası olarak doğmuş, itibarlı bir şahsiyet olması; ayrıca sadakati ve hizmetleri daha önce kanıtlanmış, dinî ve dünyevi meselelerde yetkin bir kişi olarak temayüz etmesi beklenmektedir. Bununla birlikte dikkat çekici bir husus, diğer nizamnamelerde yalnızca asgari yaş sınırı öngörülmüşken, Hahamhâne Nizâmâtı’nda hahambaşı için yetmiş gibi bir üst yaş sınırının belirlenmiş olmasıdır. Ancak bu hüküm mutlak bir görevden alma sebebi olarak düzenlenmemiştir; zira yetmiş yaşına ulaşmış bir hahambaşı, akli ve fiziki sağlığını koruduğu sürece görevini sürdürmeye devam edebilmektedir.

Oysa 1863 tarihli Ermeni Patrikliği Nizâmâtı’nda patriklik makamının münhal sayılmasına yol açan durumlar istifa, ölüm ve “sair sebepler” şeklinde düzenlenmiştir. Ancak bu ifade, özellikle Patrik Mesrob Mutafyan’ın 2008 yılında ağır şekilde rahatsızlanmasının ardından Türkiye Ermeni cemaatinde kapsamlı bir hukuki ve idari tartışmayı beraberinde getirmiştir. Mevcut patriğin uzun süreli hastalığı nedeniyle görevini fiilen yerine getirememesi karşısında patriklik makamının boş sayılıp sayılamayacağı ve bu durumda yeni bir patrik seçiminin yapılıp yapılamayacağı tartışma konusu olmuştur. İdare ve derece mahkemeleri ise patriklik makamının ancak ölüm veya istifa hâlinde münhal hâle geleceği yönünde karar vererek hastalığı “sair sebepler” kapsamında değerlendirmemiş; bu yaklaşım da patrik seçimi sürecinin uzun yıllar boyunca tıkanmasına yol açmıştır. Buna karşılık, yapılan başvurular neticesinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi; 22 Mayıs 2019 tarihli kararında patriklik makamının münhal kalmasının yalnızca bu durumlarla sınırlı olmadığını, dinî topluluğun kendi normları çerçevesinde yani 1863 tarihli nizamnamesinin ikinci maddesinde yer alan «esbab-ı saire» ibaresini geniş yorumlamış, bu kapsamda hastalık gibi fiilî imkânsızlık hâllerinin de patriklik makamının boşalması sonucunu doğurabileceğini kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesi, bahsi geçen normda patriklik makamını boşalmış sayan hâllerin tek tek sayılması yerine “sair sebepler” denilerek kamusal makamlara uygulamada daha geniş bir yorum alanı tanınmış olduğuna hükmetmiş; idare ve derece mahkemelerinin patriğin hastalığının Nizamname’de yer alan sair sebeplerden olup olmadığını değerlendirmeyen kararlarının uygun ve yeterli olduklarını kabul etmemiştir. Anayasa Mahkemesi, on yılı aşkın süre patrik seçimi yapılamamasını nizamnameye atıfta bulunarak din özgürlüğüne yönelik ölçüsüz bir müdahale olarak değerlendirmiş ve Anayasa’nın 24. maddesi kapsamında güvence altına alınan din özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir. 

Üç nizamnamenin ortak ilkelerinden biri de, anayasal düzende benimsenen güçler ayrılığı prensibinin cemaat yönetimine uyarlanmış olmasıdır. Bu ilkeyi en kapsamlı biçimde uygulayan ve cemaat teşkilatını uzmanlık alanlarına göre farklı meclis ve komisyonlar arasında dağıtan 1863 tarihli Ermeni Patrikliği Nizamnamesi’dir. Buna göre nizamname, cemaat erkini patriklik makamı, Umumi Meclis, Ruhani ve Cismani Meclis, Cismani Meclis altında işleyen 7 alt komisyon (Maarif Komisyonu, Tesisat Komisyonu, Muhakeme Komisyonu, Manastırlar Komisyonu, Muhasebe İdaresi Komisyonu, Vasiyet İdaresi Komisyonu, Hastane İdaresi Komisyonu), kilise cemiyetleri (թաղական խորհուրդ) ve marhasalıklar (թեմ) arasında paylaştırıyordu. Nizamname, eğitim, iktisat, hukuk işleri ile manastırları gözetleme yetkisini Cismani Meclis altında işleyen 4 alt komisyona devrediyor; sağlık, vasiyet ve muhasebe işlerinin yönetimi için de 3 idare komisyonu öngörüyordu. Nizamnamelerin uygulanmasını güçlendirmek ve ruhani ile cismani otoritelerin birbirlerini dengeleyen karşıt unsurlar olarak işlev göreceği güçlü bir denge ve denetim sistemi oluşturmak amacıyla, nizamnamenin lafzına ve ruhuna aykırı hareket eden kişi (patrik veya hahambaşı da dâhil) ve kurumların suçlanması veya görevden alınması süreci sıkı usullere bağlanmıştır. Bu süreçte her organ diğerini denetleme ve sorumlu tutma işlevi görmektedir. Bu çerçevede, bir meclis veya komisyonun tamamen görevden alınması patrik veya hahambaşının tek başına yetki ve tasarrufu içinde olmayıp, süreç her durumda ilgili organların toplanmasını ve denetim ile değerlendirme mekanizmalarının işletilmesini gerektirmektedir. Diğer iki nizamnamede bu hususa ilişkin herhangi bir düzenleme yer almamakla birlikte, Hahamhane Nizamnamesi aforoz meselesine de temas etmektedir. Diğer yandan, Rum Patrikliği Nizamnamesi Ortodoksluk vurgusu yaparken, Ermeni Patrikliği ve Hahamhane Nizamnameleri daha seküler bir yaklaşım benimseyerek mezhepsel bir ifadeye yer vermemiş; hukuki metni, ait oldukları milletin genel kimliği çerçevesinde tanımlamışlardır. 

Patrik intihabı için toplanacak Meclis-i Umumi’de, her üç nizamnamede de laik kesimin ruhban sınıfına oranla çoğunlukta tutulması, söz konusu cemaatlerin sekülerleşme dinamikleri açısından önem arz etmektedir. Ayrıca, her üç nizamnamede de İstanbul ahalisinin taşradaki halka kıyasla daha yüksek oranda temsil edildiği görülmektedir. İki turlu olarak düzenlenen seçim sistemi ise genel niteliği itibarıyla Fransız meclislerinde uygulanan iki dereceli seçim usullerini andırmaktadır. Nitekim bu seçim yöntemleri daha sonra 1876 yılında ilan edilen Kanun-ı Esasi’ye de ilham kaynağı olmuştur. Meclis-i Umumi’nin teşekkülünde, her üç cemaatte de laik kesime mensup farklı meslek gruplarının değişen oranlarda temsil edilmesi, bu cemaatler içerisindeki toplumsal katmanlar arasındaki rekabeti ve nizamnamelerin hangi toplumsal kesimleri uzlaşmaya davet ettiğini incelemek bakımından dikkat çekicidir. Zira seçim usullerinde göze çarpan ayrıntılar, temel çekişmenin yalnızca ruhban sınıfı ile laik kesim arasında cereyan etmediğini; aynı zamanda laik kesimin kendi içindeki toplumsal katmanlar arasında da çeşitli gerilim ve çatışmaların bulunduğunu göstermektedir. Bu durum, söz konusu nizamnamelerin hangi güç dengelerine alan açtığını ve hangi toplumsal aktörler arasında bir konsensüs tesis etmeyi amaçladığını ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır.

Bu nizamnameler genel hatlarıyla değerlendirildiğinde, cemaat kaynaklarının etkin ve verimli kullanımını sağlamayı, belirli bir toplumsal refah düzeyi oluşturmayı ve bu amaç doğrultusunda hayırseverliği kurumsallaştırmayı hedefleyen, économie politique açısından dikkat çekici kavramlar ortaya koymuştur. Bu yönüyle söz konusu metinler, hem iktisadi düzenin hem de adaletin tesisi bakımından dinî referansların ötesine geçerek genel ahlak ilkeleri ve yurttaşlık bilinci (civisme) geliştirmesi açısından da önem taşımaktadır. Ayrıca cemaat nizamnameleri, 1876’da ilan edilen Kanun-ı Esasi’nin 11. maddesinde yer alan “muhtelif cemaatlere verilmiş olan dinî imtiyazlar devletin himayesi altındadır” hükmüyle belirli ölçüde anayasal güvence altına alınmıştır. 1909 yılında bazı değişikliklere uğrayan 1908 anayasal düzeni de söz konusu hükmü muhafaza etmiştir. 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nda cemaat nizamnamelerinin ılga edildiğine dair herhangi bir hüküm yer almamaktadır. Aksine, antlaşmanın gayrimüslim azınlıkların korunmasına ilişkin 42. maddesi, onlara ait dinî kurumların himaye altında bulunduğunu belirtmekte; Türkiye’de mevcut dinî ve hayır kurumlarına her türlü kolaylık ve müsaadenin sağlanacağını taahhüt etmektedir.

Gayrimüslimlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda hukuki çoğulculuk çerçevesinde sahip oldukları cemaat yönetimi modelleri, kuşkusuz ulus-devletin yasal çerçevesi ve değişen toplumsal dinamikler nedeniyle bugünkü arayışlarla bire bir örtüşmemektedir. Nitekim özellikle Medeni Kanun’un ilanından sonra, nizamnamenin bazı hükümleri fiilen kadük hâle gelmiştir. Ancak dönemin gazete sütunlarına ve bugün arşiv olmuş belgelere yansıyan sorun ve tartışmalar, çözüm ve çözümsüzlükler, tarihsel bir deneyim ve arka plan olarak bize ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bugün olduğu gibi, bu tarihsel arka planda da arayışlar; genel anlamda hukuk ve meşruiyet kavramları, devletle ilişkiler, idari kadroların yetki alanları, seçim esasları, mülkiyet hakları ve cemaat kaynaklarının etkin kullanımı etrafında şekilleniyor. 1863 tarihli Ermeni Patrikliği Nizamnamesi, gerek Ermeni toplumunun kendi iç tartışmalarında gerekse devlet nezdindeki onay ve ret kararlarında bir referans noktası olmayı sürdürmüş; patrik seçimi ve cemaat yönetiminin farklı aşamalarında kısmen de olsa uygulanması sayesinde kolektif hafızadaki yerini korumuştur. Nitekim daha önce zikrettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin 22 Mayıs 2019 tarihli kararı Ermeni toplumunun dinî özgürlükler anlamında hak ihlaline uğradığına hükmettiğinde, nizamnameye yalnızca yazılı bir iç hukuk kaynağı olarak değil; aynı zamanda Ermeni cemaatinin tarihsel uygulamalarıyla şekillenmiş bir teamül düzeni bağlamında atıfta bulunmuştur. İşin ilginç yanı, 1863 tarihli Ermeni Patrikliği Nizamnamesi’nin genel prensiplerini ortaya koyan mukaddime bölümü Düstur’da yer almamıştır. Bu durum, tarihçiler ve hukukçular arasında farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bazı hukukçular, hiçbir kanunun mukaddime kısmının Düstur’a alınmadığını ileri sürerken; diğerleri ise nizamnamenin kaleme alınışı sırasında devlet ile Ermeni cemaati arasında uzlaşı sağlanamayan hususlar nedeniyle bu bölümün bilinçli olarak dışarıda bırakıldığını savunmaktadır. Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, 2019 tarihli kararında yalnızca nizamname maddelerine değil, dibaceye yani mukaddime kısmına da birçok kez atıfta bulunmuştur. Böylece metnin Cumhuriyet dönemindeki tartışmalı konumuna rağmen, devletin güncel hukuki değerlendirmelerinde hâlen başvurulan normatif bir referans niteliğini koruduğu görülmektedir.

AYLİN KOÇUNYAN


Kaynakça

- Albert, Phyllis Cohen. The Modernization of French Jewry: Consistory and Community in the Nineteenth Century. Hanover, NH, 1977.

- Artinian, Vartan. The Armenian Constitutional System in the Ottoman Empire, 1839-1863: A Study of its Historical Development. Istanbul, 1988.

- Barkey, Karen. Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.

- Braude, Benjamin & Bernard Lewis, eds. Christians and Jews in the Ottoman Empire. New York: Holmes & Meier Publishers, 1982.

- Burbank, Jane. “An Imperial Rights Regime: Law and Citizenship in the Russian Empire.” Kritika: Explorations in Russian and Eurasian History 7, no. 3 (2006): 397-431.

- Davison, Roderic. Reform in the Ottoman Empire, 1856-1876. Princeton: Princeton University Press, 1963.

- Düstur. Birinci tertib, cüz-i sani (c. 2). İstanbul: Matbaa-i Amire, 1289 [1872].

- Franco, Moïse. Essai sur l’Histoire des Israélites de l’Empire ottoman depuis les Origines jusqu’à nos Jours. Paris : Durlacher, 1897.

- Hermon-Belot, Rita. “La genèse du système des cultes reconnus : aux origines de la notion française de reconnaissance.” Archives de sciences sociales des religions 129 (2005): 17-35.

- Koçunyan (Beşiryan), Aylin. “Hopes of Secularization in the Ottoman Empire: The Armenian National Constitution and the Newspaper Masis, 1856-1863.” MA Thesis, Istanbul: Boğaziçi University, 2007.

- Koçunyan, Aylin. “The Millet System and the Challenge of Other Confessional Models, 1856-1865.” Ab Imperio 1 (2017): 59-85.

- Koçunyan, Aylin. Negotiating the Ottoman Constitution, 1839-1876, Collection Turcica 24. Leuven: Peeters, 2018.

- Misak-ı Millî ve Lozan Sulh Muahedenamesi. Dış İşleri Bakanlığı, 1966.

- Levy, Avigdor, ed. The Jews of the Ottoman Empire. Princeton, NJ: Darwin Press, 1994.

- Levy, Avigdor, ed. Jews, Turks, Ottomans: A Shared History, Fifteenth through the Twentieth Century. Syracuse, NY: Syracuse University Press, 2002.

- Rubin, Avi. “Legal Borrowing and Its Impact on Ottoman Legal Culture in the Late Nineteenth Century.” Continuity and Change 22, no. 2 (2007): 279-303.

- Tutundjian, Télémaque. Pacte politique entre l’Etat ottoman et les Nations non-musulmanes de la Turquie. Lausanne: Imprimerie G. Vaney-Burnier, 1904.

- Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi. Levon Berç Kuzukoğlu ve Ohannes Garbis Balmumciyan Başvurusu. Başvuru No. 2014/17354. Karar tarihi 22 Mayıs 2019. Resmî Gazete, 10 Temmuz 2019, sayı 30827.

- Usta, Bülent & Rober Koptaş, ed. Yok Hükmünde: Müslüman Olmayan Cemaatlerin Tüzel Kişilik ve Temsil Sorunu. İstanbul: Aras Yayıncılık, 2016.

Չորեքշաբթի, Մայիս 20, 2026